Futbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Futbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Temmuz 2009 Perşembe

Elano ve Galatasaray Üzerine

Elano'yu tanıtalım önce, kısaca. Çıkış yaptığı ilk kulübü olan Santos'ta, 2001-2005 yılları arasında forma giydi. Brezilya'nın yetiştirdiği diğer önemli yetenekler Robinho ve Diego da, 2002 yılından itibaren Santos forması giymeye başladı. Diego 2004 yılında, Robinho ise Elano ile birlikte takımdan ayrıldı. Bu denli büyük futbolcularla birlikte, eş zamanlı kadroda bulunmasına rağmen, 4 sezonda tam 131 maça çıkmış bir futbolcu Elano. Sezon ortalaması 32-33 maç demek. Brezilya'da takımların, bir sezon boyunca toplam 40-50 maç oynadığını hesap edersek, Robinho ve Diego ile birlikte oynayan bir futbolcu için hiç de fena sayılmamalı bu rakam. Santos kulübü, bu 3 oyuncunun varlığında 2002 ve 2004 yıllarında Brezilya SeriA şampiyonu oldu ayrıca, belirtmek gerek. Bireysel olarak başarılı değildi Santos'ta Elano yalnızca, takımını da birkaç üst basamağa taşımayı başardı, Robinho ve Diego gibi yıldızlarla birlikte.

Santos'tan 7 milyon euro karşılığında Shaktar Donetsk'e transfer oldu. Orada da istikrarını devam ettirdi ve sezonda ortalama 24.5 maça çıktı. Ne var ki, Shaktar ondan istediği geliri elde edemedi. Aldıkları fiyatın yalnızca 1 milyon euro üstüne Manchester City'e gönderdiler. Özellikle, takımdaki ilk senesinde ve ikinci senenin ilk devresinde gösterdiği performans çok etkiliydi. İkinci yarıda bir düşüş yaşadı ve Arap, Abu Dhabi grubunun satın aldığı kulüp tarafından, doğal olarak gözden çıkarıldı sezon sonunda. Bunda, geçen sezon Stephen Ireland'ın göstediği harika performans ve Gareth Barry transferlerinin de etkisi var mutlaka. Bu iki oyuncudan formayı kapmanın zor olacağını bilen Elano da takımda kalmaya fazla istekli değildi. Inter ve Milan söylentileri de geçti onun için, ki bana göre Milan söylentileri doğruydu, Andrea Pirlo'nun satışının söz konusu olmasından dolayı. Galatasaray tercihinin sebebinde en önemli etken şüphesiz, almış olduğu forma garantisidir. Seneye, 2010 Dünya Kupası var ve Elano, Brezilya Milli Takımı'nın her daim ilk 11'inde yer alan bir oyuncu. Manchester City'de kalsaydı veya Milan'a gitseydi, önümüzdeki Dünya Kupası'nda oynama şansını riske atabilirdi. Galatasaray'da bu sezon göstereceği iyi performans, ona Dünya Kupası'nda forma şansı olarak geri dönebilir. Gerçekçi olmak gerekirse, Elano gibi en üst düzey takımlarda forma giyebilecek bir oyuncunun yıllarca Galatasaray'ın parçası olabilmek adına, İstanbul tercihi yaptığını söylemek haksızlık olacaktır. Muhtemelen, bu sezonki iyi bir oyunun ardından, Dünya Kupası'nda da ismini parlatıp, Avrupa'nın birinci sınıf kulüplerine geri dönüş yapmak isteyecektir, yaşı 30'u görmeden. Böyle bir satış söz konusu olsa da olmasa da, Galatasaray kazanan taraf olacaktır. İlk seçenek iyi bir bonservis ücreti, ikinci seçenek kadroda Elano gibi kaliteli bir oyuncu demek olacak.

Elano'nun, göstereceği bireysel performansın ötesinde, Galatasaray'ın ilk 11'inde ve şablonunda çeşitlendirmeler yaratacak bir futbolcu olması çok önemli. Emre Çolak'ın PAF takıma yollanırken, Serdar Eylik'in A takımda tutulması, Arda Turan'ın orta alanın ortasında düşünüldüğünün bir göstergesiydi bana kalırsa. Ama, genel geçer doğru yoktur futbolda hiçbir zaman. Oturmuş ve kalıplaşmış bir sistem her zaman iyidir ve bir geleneğin ortaya çıkmasını sağlar, ki muhteşem bir şeydir bu. Ama, yeri geldiğinde ve gerektiğinde bu kalıplaşmış sistemin ve oyun yapısının dışına çıkıp çeşitli opsiyonlar yaratabilmek de oldukça önemli ve kilit bir noktadır.

Elano'nun, Galatasaray'a birden fazla opsiyon ve açılımlar sağlayacağını düşünmemin en önemli sebebi, Brezilyalı futbolcunun birden çok mevkiide görev yapabilmesi. Evet, bir orta saha oyuncusu ama mevkiisi içinde değişikliklere son derece müsait bir yapısı bulunuyor. FM tabiriyle, orta sahanın ortasında, midfielder center (MC), olarak kullanılabildiği gibi; - yine FM tabirleriyle devam edelim - AMC, AMR ve hatta AML pozisyonlarına kayabilmesini mümkün kılan bir oyun yapısı var, Elano'nun. Elano, klasik bir 10 numara değil. Ancak "oyunun her iki yönünü oynayabilen oyuncu" kalıbının da tam olarak içinde sayılmaz. Nevi şahsına münhasır diyebileceğimiz bir yapısı var ve illa kadro içinden birine benzetmek gerekirse, Ayhan Akman'ın 2-3 gömlek üstünde bir kaliteye sahip olan ve Ayhan'ın biraz daha kaleye yakın olanı diyebiliriz, kendisi için. Top kontrolü, bu ligin görüp görebilecekleri arasında en iyisi. Oyun zekası üst seviyede ve çok iyi bir pasör. "İyi pasör" derken kast ettiğim, Lincoln gibi tek bir pasta takım arkadaşlarını rakip kaleciyle karşı karşıya bırakabilmesi değil. Daha ziyade, oyunu kuran, takımın maestroluğunu üstlenen, takımı yönlendiren türden paslar bunlar. Uzaktan şutları ve frikiklerinden de, sezonda size 5-10 gol arasında bir rakam garanti edebilecek bir oyuncu. Ciddi sakatlık sorunları yaşamış bir futbolcu değil ve iş ahlakı da, Brezilyalıların genelinden biraz daha farklı. Bu yönüyle ön plana çıkmayabilir ama bu yönünün sorun yaratmayacağını ve takıma zarar vermeyeceğini söylemek, eminim pek çok kişiyi rahatlatmaya yetecektir.

Gelelim, Arda-Elano birlikteliğine. Galatasaray'ın şu anki mevcut 4-1-2-3'ünde, orta ikilini yaratıcı özelliklere sahip olması bir gereklilik. Bu açıdan Elano transferi oldukça önemli. Ancak, ikisinin birden tercih edilecek olmasına pek ihtimal vermediğimi söylemeliyim. Arda ve Elano ikilisi, klasik 10 numaralardan farklı olarak, sahada koşmayı ve mücadele etmeyi size garanti edebilir; ancak, Arda'nın ortada oynadığı Tobol maçında, daha çok bir serbest oyuncu hüviyetinde olduğunu belirtmek gerekiyor. Zaten, böylesine yetenekli bir oyuncuyu sabit olarak bir noktaya çivilemek pek de mümkün ve doğru bir tercih olarak gözükmüyor. Lakin, Arda ortada oynarken, partnerleri Mustafa Sarp ve Ayhan Akman gibi oyunculardı ve zaman zaman yerini kaybeden ve kanatlara açılan Arda'nın yerini az çok idare edebiliyorlardı. Buna rağmen Tobol'un, üst üste 2-3 pasta Galatasaray defansıyla karşı karşıya kaldığını düşünürsek, Arda ve Elano ikilisinin, çok daha güçlü rakipler karşısında, bu bakımdan sıkıntı yaratabileceğini söyleyebiliriz. Üstelik, Elano da Arda gibi hücumu seven bir oyuncu. Bu birliktelik denenebilir ve bazı takımlara karşı olumlu sonuçlar da elde edilebilir, ama süreklilik arz eden bir tercih olmaz. En azından benim gözümde. Arda ve Elano'yu yan yana oynatmaktansa, geçen sene dahi zorlandığının sinyallerini veren Kewell'ı bir rotasyon oyuncusuna dönüştürüp yedek kulübesine büyük bir güç katmak ve yukarıda sıkça bahsettiğimiz Elano'nun yaratacağı çeşitli opsiyonlardan faydalanmak en doğrusu gibi görünüyor.

Galatasaray'ın orta sahadaki üçlüde kullanabileceği oyunculara bir göz atalım; Mustafa, Ayhan, Linderoth, Mehmet, Arda, Elano, Barış. Kanatlardaki opsiyonlar ise şöyle; Keita, Kewell, Arda, Elano, Yaser, Serdar Eylik. Orta saha rotasyonu açısından elinin oldukça kuvvetli olduğu söylenebilir Galatasaray'ın. Orta sahadaki üçlüden, birinin biraz daha geride ve emniyet sibobu göreviyle kullanılacağını biliyoruz. Bu isim, sakatlığından sağlıklı bir biçimde dönmesi halinde, yüksek bir olasılıkla Mehmet Topal olacaktır. Arkasında da Mustafa Sarp bekleyecek. 3. opsiyon olarak da, hem ortadaki ikilide, hem emniyet sibobu görevi görebilecek olan Tobias Linderoth. Burada, herhangi bir sıkıntının yaşanacağını zannetmiyorum. Onların önüne geliyoruz; bu 3 ismi çıkardığımızda elde kalıyor Ayhan, Barış, Arda ve Elano. Barış, şu ana kadar pek kullanılmadı ve Frank Rijkaard'ın akıl futbolunda kendine yer bulabilmesi de açıkçası kolay gözükmüyor. Zira kendisi, Galatasaray takımının görüp görebileceği tekniği en zayıf orta saha oyuncularından biri. Yine de, yedek kulübesi için gayet iyi bir isim olacaktır. Kalan 3 isimden Ayhan Akman'ın da ilk 11'e yerleşeceğini farz edersek, elde Arda Turan ve Elano kalıyor. Galatasaray'a opsiyon yaratan durum, işte bu. İster, Arda Turan'ı ortada kullan, Elano'yu ileri üçlünün sağına at ve sol tarafta Serdar-Kewell ikilisinden birinden faydalan. Ki, bu durum da sağ tarafta Keita dışarıda kalıyor. Elano'yu dışarı alıp Keita da oraya yerleştirilebilir dolayısıyla. Veya, Elano ortada kullanılır, Arda Turan alışık olduğu mevkiiye geçer, sağ tarafta Keita'dan faydalanılır, ki şu an en akla yatkın seçenek bu gibi görünüyor. İster, Arda ile Elano'yu iki kanatta kullan, orta sahaya Barış gibi bir mücadeleci ismi ekle... Opsiyonlar bol kısacası. Bunun dışında, Elano'nun forvet arkasında, supporter oynamaya yatkın bir isim olması, sistem opsiyonlarını da beraberinde getiriyor. Gerek duyulduğu anda, 4-2-3-1 ve baklavalı 4-2-2 sistemleri tercih edilebilir...

Galatasaray kadrosu, şu an gayet yeterli ve yeni sezona hazır görünüyor. İleride tek santrfor olarak değerlendirilecek olan Milan Baros'un iyi bir yedeği hali hazırda yok. Özgürcan ve Erhan Şentürk denendi, ama olmadı. Cem Sultan da aynı şekilde. Serkan Çalık da henüz sakatlığını atlatabilmiş değil. Shabani Nonda da, hazırlık kampında görüldüğü kadarıyla 2007-08 sezonundaki performansına geri dönüş yapmaya pek niyetli değil gibi. Bu durumda akla hiç gelmeyen ama denenebilecek bir opsiyon cepte duruyor: Abdulkader Keita. Fildişili oyuncunun sağ açıktan sonra en verimli oynadığı bölge, Milan Baros'un oynadığı bölge. Elbet, etkinliği Baros'a göre daha az olacaktır ve Baros'un sakatlık veya başka sıkıntılar çekmesi halinde, eksikliği her ne olursa olsun hissedilecektir, ama Keita ve Elano transferlerine ödenen 15 milyon euro civarında bonservisten sonra, Galatasaray yönetiminden bir de Milan Baros'u yedekleyecek santrfor transferi beklemek haksızlık olabilir...

Elano Blumer

Uzun saçlarına kurban olduğumun Haldun Üstünel'i yine yaptı yapacağını. Tam uyumaya yeltenirken, arkadaşlarımdan aldığım bir telefon yataktan devrilmemi sağladı doğrusu. Şu sıkıcı geçen, sıcak Adana gecesinde büyük mutluluk benim adıma. Şu iki sezondur, kombineye verdiğimiz paraya fazlaca değecek işler yapıyor Galatasaray yönetimi. Hatta ben bir bu kadar para vermeye de razıyım, böyle transferler olacaksa. Babam razı mı bilemiyorum ama... Artık Avrupa'da özlediğimiz başarı çok da uzakta değil sanırım. Neyse kısaca çok önemli transfer şüphesiz, şu mutluluk verici postu resmi sitede ki Elano haberiyle bitirmek en doğrusu sanırım. Tabi sitedeki değerlendirmenin kat kat iyisini Mesut illaki yapar. Top sende Mesut!..

" Galatasaray, Manchester City'nin Brezilyalı Yıldızı Elano Blumer'le 4 yıllık sözleşme imzaladı.28 yaşındaki Elano, orta sahada hücuma yönelik görev yapabilen, her iki ayağına da hakim, uzaktan etkili şutlar atabilen ve gerektiğinde orta sahanın farklı mevkilerinde oynayabilen bir isim.Mevkisinde Kaka, Ronaldinho, Diego, Juninho gibi isimler olmasına karşın tam 35 kez Brezilya Milli Takım forması giyen Elano, 6 gol kaydetti.Disiplinli futbolunu tekniğiyle birleştirebilen ender Brezilyalılar'dan birisi olan yıldız futbolcu, Manchester City'den önce Shakthar Donetsk ve Santos takımlarında forma giydi.Brezilyalı yıldız, Cuma günü İstanbul'a gelecek. Elano'nun geliş saati ve imza töreniyle ilgili bilgiler GSMobile ve GSTV'den açıklanacak."

Not: Bu post gözler dolu, eller titreyerek yazılmıştır. Her türlü mübalağa girişimi ciddiye alınmaya. Yazım hataları hoş görüne.

Not2: Buyur burdan yak dayı.

Şen ola Cimbom, şen ola...

29 Temmuz 2009 Çarşamba

Asker Sözü


"Elbette bizi eleştirmek isteyenler olacaktır. Ancak şunu söyleyeyim: Biz 5 yeriz, 7 yeriz ama 6 yemeyiz. 7 yeriz, 9 yeriz ama 8 yemeyiz"
Yürüyedur Yiğido!

Zlatan



What do you know about the history of Barça and its player?

"Some great stars have played for Barça. Ronaldo, Romario, Stoichkov, Hagi, Maradona, Ronaldinho..., they're great names. Everyone knows them and becoming a part of that history is one of my objectives. Everyone wants to come to Barça but not just anyone can do that."

Kafan Güzel Mi Leonardo?


Milan için geçen sezon hayal kırıklığıydı. Şampiyonlar Ligi’ndeki başarılar hatırına yıllarca takımın başında kalan Ancelotti, iki sene üst üste bu arenada da final görmeyi başaramayınca Milan’la yollarını ayırdı. Geçtiğimiz gün Amerika’da oynanan Inter-Milan maçının 90 dakikasını izleme fırsatı buldum. Inter oyunu istediği gibi dikte ederek rahatlıkla galibiyeti ulaştı, ki onlarla ilgili bir yazı da gelecek fırsat olduğu zaman. Milan ise, abartısız bir şekilde söylüyorum ki rezaletti. Hazırlık maçları karar vermek için erken ve yanıltıcı olabiliyor her zaman tabii, ama her iki takımın da ideal 11’ine yakın kadrolarla sahaya çıktığını söylemek lazım. Eski futbolcuları Leonardo’yu teknik direktörlüğe getirerek Barcelona özentisi oldukları yönünde dalgaya alınan Rosseneri, sahada da Ferguson özentisi bir taktikle sahadaydı. İleride Pato ve Borriello görev yapıyordu ama ileride olmakla pek alakaları yoktu. İkisi de sık sık geriye gelip top alma çabasındaydı ve top orta sahada Pato’nun ayağındayken ceza sahası içinde haliyle tek bir Milan’lı oyuncu dahi bulunmuyordu, oraya koskoca 90 dakikada 3-4 defa girebildiler, onlarda da kabus gibi çöktü Inter defansı üzerlerine. Pato, belki bir Rooney görevi görebilir, her ne kadar fizik olarak ondan daha zayıf olsa da, ama Leonardo elinde bir Cristiano Ronaldo’su olmadığını unutmamalı. Ronaldinho’nun ölmüş futbolu üzerine de söylenecek çok şey var ama hepsi birer tekrar olacak, gerek yok.

Milan’ın transferde çektiği sıkıntı herkesin malumu. Kimle ilgilenseler alamadılar. 28 yaşına gelmiş ve kariyerinde Dünya çapında bir kulüpte forma giymemiş olan Sevilla’nın forveti Luis Fabiano’ya 20 milyonu vermekten çekiniyorlar. Ama o transferi bir an önce bitirseler iyi ederler, zira Amerika’da görüldü ki çok yetersiz bir forvet hattına sahip Milan ve Luis Fabiano veya o tarzdaki bir striker oyuncuya çok acil şekilde ihtiyaçları var. Başkan Berlusconi açıklama yapmış, tecrübeli oyuncuların çok pahalı olduğunu, genç oyunculara yönelmelerinin onlar için daha doğru olacağını söylemiş. Luis Fabiano bir ihtiyaç, genç bir oyuncu değil ama yaşlı da diyemeyiz. Ama Milan’ın bir gençleşme operasyonuna gitmesi gerektiğini de söylemeden edemiyorum 24551. kez. Luis Fabiano gibi bir adam transfer edilip yanında Borriello ve Pato’yla gayet diri forvet hattı elde edilebilir. Aynı şekilde artık kaşarlaşma evresini bile geride bırakmış kaleci Kalac, Favalli, Zambrotta, Jankulovski, Nesta gibi isimlerle de yolların ayrılması gerekiyor. Buna rağmen başkan Berlusconi’ye karşılık gelmiş Leonardo’dan; “tecrübeli futbolculara ihtiyacımız var” şeklinde. Gözün doysun Leonardo tepkisini verdikten sonra, Milan’ın kadrosundaki oyuncuların yaşlarını tek tek yazan ve sonuna da takımın yaş ortalamasını koyan 25313. kişi olma şerefine nail olmak istiyorum.

Dida 35, Kaladze 31, Flamini 25, Pato 19, Gattuso 31, Inzaghi 35, Seedorf 33, Abbiati 32, Nesta 33, Onyewu 27, Zambrotta 32, Kalac 36, Jankulovski 32, Favalli 37, Abate 22, Pirlo 30, Borriello 27, Ambrosini 32, Bonera 28, Thiago Silva 24, Oddo 33, Antonini 26, Ronaldino 29.

Yaş ortalaması: 30

Hani 39’luk Leonardo koysak sırıtmaz. Gayet ciddiyim, şaka falan da yapmıyorum…

Kolo Toure City'de

Abu Dhabi grubunun takımı satın almasından sonra Manchester City transfer yapmaya devam ediyor. Roque Santa Cruz, Stuart Taylor, Carlos Tevez, Emmanuel Adebayor, Gareth Barry’den sonra altıncı transfer Kolo Toure oldu. Arsenal’e ödenecek olan bonservis bedeli yaklaşık 14 milyon sterlin olarak yazılıyor İngiliz basınında ama henüz resmi bir açıklama yok tabii. City’nin Toure transferi de dahil olmak üzere bu 6 oyuncuya ödediği bonservis ücreti yaklaşık 100 milyon sterlin. İnanılmaz derecede büyük bir rakam ama Real Madrid’in Kaka ve Ronaldo ikilisine toplam 160 milyon euro civarı bir para ödemesinden sonra devede kulak kalıyor. Yine de City’nin transferde Madrid’den sonra en hareketli ikinci Avrupa kulübü olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Toure transferinden önce Everton’dan Joleon Lescott’a sulanmışlardı ama kulüpten izin çıkmadı bu transfere. Arapların sağı sollu belli olmaz ama, yarın öbür gün çıkıp “Lescott’u da aldık” derlerse şaşırmamalı. Neyse, konuya geri dönelim. Kolo Toure’yi 150 bin sterlin karşılığında alıp fazlasıyla iyi bir kar elde etmiş oldu bu transferden Arsenal, ancak Adebayor’dan sonra Toure’nin de satılması Wenger’in genç masallarına inananlar sayısında bir azalmaya sebebiyet verebilir. Zira, genç fetişistliği artık sınırları aşmayı başladı. Arsenal bu al-sat veya yetiştir-sat politikasından güzel gelir elde etmiyor mu? Tabii ki ediyor, ama asıl amacını bu gençleri yetiştirip büyük kupalara oynayan bir takım yaratmak olarak belirlemiş olan bir kulübün en önemli futbolcularını tek tek elden çıkarması, haliyle bu politikaya dair tepkilerin artmasına neden oluyor. Bundan birkaç sene öncesine kadar Türk medyasının vasıfsız yazarlarının sürekli örnek verdiği bir takımdı Arsenal, artık onların bile ağzına sakız olmaktan kurtuldular, son zamanlarda pek görmüyoruz “adamlar çoluk çocukla dünyaya meydan okuyor” cümlelerini. Önemli oyuncuların satılması tepki çekiyor, ama ondan daha da fazla tepki çeken bir şey var Londra kulübünde. Bu satılan oyuncuların yerine birkaç seviye aşağıda oyuncuları transfer etmek ve bunlara hatırı sayılır derecede paralar ödemek. Kolo Toure için yazılan miktar 14 milyon sterlin, birkaç milyon aşağı yukarı oynayabilir ama buna yakın olduğu kesin bonservisin. Yerine Ajax’tan transfer edilen Thomas Vermealen’e ödenen bonservis 10 milyon sterlin. 25 milyon sterlin karşılığı yine City’e gönderilen Adebayor’un yerine ismi geçen oyuncu geçen sene Toulouse’ta patlama yapmış olan Gignac ve bonservisi için bahsedilen rakamlar 15-20 milyon aralığında dolaşmakta. Yani Arsenal takımdaki en kaliteli oyuncularını iyi paralara elden çıkarıyor ama yerine birkaç seviye altında oyuncular alıyor ve toplama bakıldığında iki oyuncudan elde ettiği kar 10 milyon sterlinin üzerine çıkmıyor. Fabregas için varolan Barcelona söylentileri de resmileşirse, ki ben pek zannetmiyorum böyle bir birlikteliğin olacağını, Arsenal FA Cup’ta oynattığı 17-18 yaşındaki çocuklarla Premier Lig’de de oynayabilir.


City’nin ise Arapların kulübü satın almasına rağmen çok mantıklı ve doğru tercihler yaptığını düşünüyorum transferde. Santa Cruz-Tevez-Adebayor’dan biri fazlalık diyenler olabilir, ben de katılırım, ama hatırlanması gereken bir şey var ki Santa Cruz transferi çok daha önceden gerçekleşmiş bir transferdi. Yani şu an olsa City’nin bir kez daha Santa Cruz’u 17 milyon sterlin ödeyip transfer edeceğini zannetmiyorum. Ama yine de pek sorun değil. Zira bugün İngiliz basınında çıkan bir habere göre Bojinov ve Mwaruwari’nin satış listesine konuldu. Kariyeri düşüşte olan oyuncular olmasına rağmen mutlaka taliplileri olacaktır. Ayrıca aynı haberde Elano’nun da satış listesinde olduğu yazıyordu, ona biraz şaşırdım. Gareth Barry transferi zaten bana göre bu yılın en isabetli transferi ve transferin 12 milyon sterlin karşılığında bitirilmesi, Arapların Katar kulüpleri gibi aptalca para saçmayacağının bir kanıtıydı. Toure, mükemmel bir oyuncu değil ama Micah Richards’ın rahatlıkla partneri olabilir ve ikisi iyi bir ikili oluşturabilir. Yedekte de Onuoha, Dunne ve Kompany gibi isimleri bekleyecek. Robinho ve Ireland gibi geçen senenin formda isimlerinin de ilk 11’deki yeri şimdiden garanti görünüyor. Kulübede Mark Hughes. Acil durumda sezon ortasında devreye girebilecek olan Abu Dhabi grubu da itfiaye misali kenarda duruyor olacak. City için yeni sezonda tek sıkıntı, beklentilerin onları strese sokma ihtimalinin fazla olması gibi gözüküyor. Ama hem sahadaki oyuncular bütünü, hem kulübe oldukça tecrübeli ve bence rahatlıkla üstesinden geleceklerdir bu baskının. Adanalı Jose Mourinho, City’nin transferlerini övmüş ve bence şampiyon olurlar demiş ama o kadar da değil tabii, ilk 5 onlar için yeterli olacaktır, beklentiler de bu yönde zaten. Mourinho’nun da City’nin gerçekten şampiyon olacağını düşündüğünü zannetmiyorum ayrıca. Muhtemelen İtalya’da canı sıkıldı ve bu aralar City’e kafayı takmış olan Ferguson’la eski günlerdeki gibi bir kapışmaya girişmek istiyor. Sir’in vereceği bir cevaba bakar, gerisi önümüzdeki sezonki olası bir Şampiyonlar Ligi’ndeki eşleşmeye kadar çorap söküğü gibi gelir…

27 Temmuz 2009 Pazartesi

Yeni Formalar

Güzel mi? Pek sayılmaz. Güzel olup olmaması büyük bir önem teşkil ediyor mu? Bence hayır.

Taraftar forumları ortaya çıktı çıkalı, yazılan çoğu eleştirileri takip ederim. %70-75'i beğenmez formayı, %10-15'lik ufak bir kesim "çok güzel olmuş, birini kendime alacağım, diğerini oğluma, öbürünü de hede hödöye..." der ki bu kesmin her sene aynı kişilerden oluşması dikkat çekmektedir. Geriye kalan diğer %10-15'lik kesim, "forma işte arkadaş, nedir bu kadar tantana, alacaksan al işte" der, amiyane tabirle. Ben de dahilim bu gruba kısmen. Formanın tasarımı ve şıklığı önemli bir olgudur ama bu kadar büyütülmesini de anlamam. Şu an çeşitli taraftar platformlarında öylesine eleştiriler var ki, Tobol'a elenilse bu kadar tepki gelmezdi sanırım. Ben de her sene kendi kendime değerlendiriyorum formaları tabii ki, zaten o sorgusuz süalsiz "forma formadır işte" diyen gruba bu yüzden kısmen katılıyorum. Şöyle bakıyorum. Mor değişik, bence güzel, geçen sene de ilk çıktığında turuncu, yoğun eleştiriler vardı ortada, sonra birden uğurlu forma kıvamına geliverdi. Parçalı bildiğimiz parçalı. Geçen seneki daha güzeldi ve bence değiştirmeden o şekilde devam etse daha iyi olurdu ama neticede yeni sezon forması bunlar, ufak nüanslar oluyor, bu sefer olumsuz olarak yansımış o nüanslar formanın üzerine. Beyaz formayı, beyaz renginin hastası olan bir insan olarak vasat buldum, genelin berbat demesini anlayabiliyorum dolayısıyla...

Formalar hakkında görüşlerim bunlar ve bitti. Uzatılmasına, abartılmasına anlam veremiyorum. Söyledim, geçtim işte. İsterse bok rengi forma çıksın, yine gidip alacağım, o yüzden fazla takılmıyorum. Ve biliyorum ki, her sene kulüp batmışçasına eleştirilen yeni sezon formaları, sezon ortasında "sanki fena değil gibi ya" noktasına erişir bir şekilde. Rengi, bok rengi olsa da...

18 Temmuz 2009 Cumartesi

Tobol Maçı Üzerine

Rıdvan Dilmen, hatırladığım kadarıyla geçen seneki Panionios maçında da, ilk yarı 0-0 bitince, "Hakan Şükür" diye tutturmuştu. Evet, Hakan girdi ve oyun büyük ölçüde değişti, ama sadece bunu söylemek değil yorumculuk. Sadece Rıdvan değil, izleyen milyonlarca kişi de farkında Arda ve Baros girince Galatasaray'ın bu maçtan en azından beraberlik çıkaracağının. Rıdvan Dilmen futbolu sever, güzel tespitleri de vardır ama maalesef tekrarcı bir kişilik yapısına sahiptir ve her ne kadar söylediklerine hak verseniz de, bir yerden sonra "illallah" dersiniz.

Ayrıca, bundan da önemlisi, tespit ettiğim kadarıyla, kendisi hiç mi hiç gündemi, medyayı takip etmiyor. Tamam, girip internetten uzun uzun makaleler okuyup, Tobol takımının wikipedia'sını ezberleyip gelsin demiyorum (aslında yapılması gereken bu ya, neyse), ama orada maçı yorumlayacak olan kişi, "Keita'yla Kewell nerde Ercan ya?" diye bir soru sormamalıdır bana göre.

Bunun dışında... Dünkü maç için taktik-teknik özelinde konuşulacak zerre kadar şey yoktu ortada. Ortada futbol falan yoktu zira. Millet de haliyle, yine bazı takıntılarıyla uğraştı. Sabri gibi, Yaser gibi... Hadi, Sabri'yi anlarım, adam kanser gibi takıma yapıştı da, Yaser'i kiralık gönderelim, satalım demek nedir ya? Galatasaray'ın sisteminde açık pozisyonunda kullanacağı en önemli adamlardan ve elindeki az olan alternatiflerinden biri Yaser. "Arda'dan iyi olacak Aydın" ve Kewell, bence ileri üçlünün açığı olmaktan çok uzakta. Aydın, hiçbirin yerin açığı olamaz ya, neyse. Kewell'ı da oynadıkça göreceğiz diye düşünüyorum. Bilmiyorum, tabii ki yanılabilirim ama Kewell'dan geçen seneki kadar verim alınmasını beklemiyorum, hem sisteme olan uygunluğu, hem ilerleyen yaşı, hem de yaşadığı sağlık sorunları sebebiyle. Tabii, bu hala Kewell'ın, çok iyi bir rotasyon oyuncusu olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Yaser demiştik... Evet, dün o da kötüydü de, dün kim iyiydi, onu söylesin önce Yaser'e kötü diyenler. İnsan, "Yaser'i gönderin, çöp herif" demeden önce biraz hazırlık maçlarını falan izler ya, ayıptır. Bu adam, manşetlere konu olan Emre Çolak'la birlikte - hatta bana göre onun yarım adım önünde - hazırlık kampının en iyi adamıydı. Bu kadar kolay mı silmek?

Bu futbol geçen senenin ilk resmi maçında oynanasaydı - ki oynandı Steaua Bükreş'e karşı ve berabere sonuçlandı o maç, aynı bugün olduğu gibi - ve maçtan sonra "beraberlik iyidir" diyen teknik direktör Skibbe olsaydı - ki geçen sene oldu Ankaraspor deplasmanından sonra - kimbilir, şu an neler yaşıyorduk. Adamı, ciddi ciddi Steaua Bükreş maçından sonra yollayanlar vardı, şaka gibi. Bugün? Tabii, kolay değil o kadar Rijkaard'a sallamak, yüklen yüklenebildiğin kadar futbolculara. Sonra da de, "biz Rijkaard'a kızmıyoruz, ona sabredeceğiz, biz bu ruhsuz gençlere sabredemiyoruz, defolsunlar gitsinler"... Oldu. Sen, eğer Rijkaard'ı savunuyorsan, onun taktiğini savunmakla kalmayacaksın, futbolcularını da savunacaksın. En azından sabredeceksin. Eleştirilmeyi hak eden eleştirilir, ismi Sabri de olsa, Rijkaard da olsa.

Son olarak. Bugün ağızlarını açıp Rijkaard'a tek kelime etmeyen-edemeyen insanlar, birkaç ay sonra onun da bizler gibi insan olduğunu görecek, hafiften geçen seneki muameleye başlayacaklar, hiç merak edilmesin.

26 Haziran 2009 Cuma

Milliyet'ten İnciler

Öyle farklı, dehşet verici, yeni şeyler yazmayacağım. Alıştığımız klasik sapıtmalardan biri daha gelmiş Milliyet'ten. Normalde bu tarz şeyler hakkında yazmayı sevmem, herkes bu konudan şikayetçi ve yeterince değiniliyor zaten konuya ama değişen bir şey olmadığı ortada. Lakin, biraz önce NTV Spor'daki "7/9" programını izlerken tanıklık ettiğim bir haber üzerine, aynı haberi Milliyet'in kendi sitesinden okumak üzere bilgisayarın başına geçtim. Gazetede ve sitede verilen haberin başlığı aynı olmasına rağmen, iki haber arasında bazı farklılar vardı. Neyse, o sırada yan bölümde Rıdvan Dilmen'in "Cruzeiro favorim" ve Ercan Güven'in "Fenerbahçe: 1 Galatasaray: 0" başlıklı yazıları dikkatimi çekti. Yani, yazı dikkatimi çekmedi tabii de; başlıkların ilginçliğine dayanan bir merakla tıklayıp okudum ikisini de.

Rıdvan Dilmen'in Milliyet'teki köşesindeki yazıları kendisinin yazdığını zannetmiyorum ben. Özellikle de maç yazılarını. Zira, akşam sona eren bir maçın ardından NTV'deki %100 Futbol programı başlıyor anında, yaklaşık 1 saat sürüyor. Programdan sonra da bilgisayarın başına oturup, yazı yetiştirmek için uğraşacağını sanmıyorum kendisinin. Muhtemelen, gazetedeki herhangi bir çalışana maçla ilgili fikirlerini söylüyor, o çalışan kişi de onları bir şekilde kılıfına uyduruyor. Tamam, Rıdvan Dilmen'in yeterli zamanı olmayabilir gazeteye yazabilmek için. Veya, yeterli Türkçe bilgisi olmayabilir. Her ne kadar medyadaki çarpıklığın bana göre en önemli sebebi olsa da, ünlü bir eski futbolcunun ve şimdinin popüler yorumcusunun isminin gazeteler tarafından kullanılmak istenilmesini az çok anlayabiliyorum. Ama... Rıdvan Dilmen'in "iddaa eki" kıvamındaki yazıları, zurnanın zırt dediği yer oluyor benim için. Mütemadiyen "Denizli kazanır", "Hacettepe kaybetmez", "Fenerbahçe haftanın favorisi" başlığının altına 6-7 maç hakkında sırf yazılmış olsun diye yazılan 1-2 cümle. Asıl acı olan da bu tür köşe yazısı demeye dilimin varmadığı türden yazıların Milliyet gibi bir gazetede kendine yer bulabilmesi. Hadi, onu da geçelim. Rıdvan Dilmen, Türkiye Ligi'ni takip eden, bilen biri. Sonuç olarak da tahminlerini futbolseverlere aktarıyor diye kabul edelim. Peki ya bugünkü yazısı? Şuradan, bakabilirsiniz. Avrupa Futbolu hakkında sınırlı bilgisi olan ve bunu açıkça kendisi de kabul eden ve Avrupa Ligleri'ni fazla takip etmediğini kendisi de söyleyen Rıdvan Dilmen, ne ara Brezilya Ligi uzmanı oldu da, tüyolar veriyor ve tahminler yapıyor? Oldukça şaşırtıcı.

Ercan Güven'in yazısı da şurada. Ercan Güven'in arada bir iyi yazıları çıkmıyor değil, ama onlar da "bozuk saat bile, günde 2 defa doğruyu gösterir" misali hani... Bugünkü yazısı da bambaşka bir olay zaten. Sadece kendisinin atladığı bir konu değil, tüm medyanın üzerinde konuşup, yazdığı bir konu. Olayın doğru olduğu bu kadar cümbüşün ardından iki kulüp tarafından herhangi bir yalanlama gelmemesinden belli ama, idrak edilemeyen şu sanırım. Şampiyon takımı tebrik etmek için düzenlenen bir yemekte, üstelik spor medyasının üst makamlarından kişiler bulunuyorken, Fenerbahçe ve Galatasaray başkanları "ciddi" olarak ne diye transfer konuşsunlar? Arda Turan için değil sadece bahsettiğim, isterse hiç oynamayan Maldonado ve Yaser Yıldız olsun, bu kadar aptal kişilikler mi ki bunlar da, sizlerin yanında konuşsunlar transferi veya önemli birtakım hadiseleri. Hiç mi düşünmüyorsunuz, başkanların bu konuşmayı yazmak için neden sizlere izin verdiğini? Gerçekten, gerçek sanılıp, üstünden çıkarımlarda bulunulup, manşetlere taşınacak kadar değerli bir hadise midir bu iki başkanın yaptığı geyik?.. Onlar, oturdukları yerde kahkaha ata ata oluşturdukları tablonun vehametine gülerken, siz hala bu tamamen geyik amaçlı konuşma üzerinden çıkarımlarda bulunmaya devam edin...

Son haber de Frank Rijkaard ile alakalıydı ki, eksikliği hissediliyordu bir şeylerin, acaba nedir diye düşünürken, cevap niteliğinde geldi adeta. Haberin linki şurada var ama izlediğim programda haberin gazeteye yazılış şekli asıl insanı hayrete düşüren şey. Rijkaard, oyuncuların pestilini çıkartmış, 1.5 saat ara vermeden çalışılmış, Rijkaard orta sahaya gelip vurduğu 10 şutun 5'ini gole çevirip oyuncularına nasıl topa vurulacağını göstermiş, Skibbe döneminde 10 dakika olan su molaları 1 dakikaya indirilmiş ve tabiiiii, Rijkaard, idmanı sık sık durdurarak oyuncularına talimat yağdırmış... Ne diyelim, umarım geçen sezonun başında Aragones takımı çok iyi çalıştırıyor diyen Fenerbahçeli futbolcuların sezon sonunda "Aragones'le oyuncular arasında bir uyuşmazlık vardı, arada bir bağ kuramadı" senaryosu, bu sefer Galatasaray'da gerçekleşmez. Ama olsun be, varsın küme düşsün takım, yeter ki oyuncuların pestili çıksın! İşin şakası bir yana, şu gerçeği de biliyoruz ki, bu haberleri okuyunca yüzünde hunharca bir gülümseme oluşan az insan da yok değil bu ülkede. Artık yapımızdan mı kaynaklanıyor bilmiyorum ama çok zevk alıyoruz böyle işlerden. "Eti senin kemiği benim hocam, ehehe mehehe" mentalitesinin yıllardan beri süre gelen bir devamı olsa gerek...

25 Haziran 2009 Perşembe

İspanya 0-2 ABD

Amerika'nın Konfederasyon Kupası'na götürdüğü 23 kişilik kadronun yaş ortalması 24.8, yarı final maçında İspanya'ya karşı çıkan ilk 11'in yaş ortalaması 26.8. Sonradan oyuna giren 2 tane 24 yaşındaki oyuncuyu da ekleyince ortalama 26.2 civarlarına iniyor. Takımın gollerini atan Jozy Altidore 19, Clint Dempsey 26 yaşında. Takımın en kilit oyuncusu olan -aynı zaman teknik direktör Bob Bradley'nin oğlu- Michael Bradley, henüz 21 yaşında. Aslında, Amerika Milli Takımı'nın normal kadrosu bu değil, gençleri denemek adına epey değişik bir kadro getirmişler Güney Afrika'ya rakiplerinden farklı olarak. Bu bile finale çıkma başarılarında bir etken olarak görülebilir. Zira, Amerika gruptaki ilk iki maçında puan alamadan -5 averaja gerileyince dahi mücadele etmeyi bırakmadı. Mucize gerekiyordu son maçta gruptan çıkabilmeleri için. Ona rağmen bırakmadılar savaşlarını. Mısır'ı 3-0 mağlup ettiler ve Brezilya'nın İtalya'yı 3 farklı yenmesini beklediler.

Diğer yanda, İspanya Iniesta ve David Silva dışında EURO 2008 kadrosunun hemen hemen aynısıyla turnuvaya geldi. Teknik direktör Vicente Del Bosque, bu maç öncesinde sahaya en iyi 11'ini süreceğini belirtti. Lakin, o sahadaki ilk 11, belki kalite olarak rakip takımdan fersah fersah üstün olsa da, bünyelerindeki isteksizlik,doymuşluk ile maça angarya gözüyle bakmaları, onlara pahalıya mal oldu. Yine maçtan önce, ismini hatırlayamadığım bir oyuncu, basın toplantısında finalde oynayacakları (!) Brezilya maçı ile ilgili konuşmaya başlamıştı bile. Ha, unutmadan, onun arkasından röportaj veren ve yine ismini hatırlayamadığım Brezilyalı bir oyuncu da, finalde İspanya'ya karşı elimizden geleni ortaya koyacağız gibisinden laflar etti. Pek sanmıyorum, ama onlar da yarın ev sahibi Güney Afrika karşısında bir sürprize maruz kalırlarsa, şaşmamalı. Brezilya da buraya yepyeni bir kadroyla gelmedi. Alışık olduğumuz yıldızlar her zamanki gibi kadroda. Ama, o alışık olduğumuz yıldızlar, bu sefer eskisi kadar vurdumduymaz gözükmüyorlar. Özellikle; Julio Cesar, Maicon, Lucio, Andre Santos, Kaka Leite, Robinho, Luis Fabiano, Felipe Melo gibi isimler grup maçlarında oldukça hırslı ve istekli bir görüntü ortaya koydular. İspanya, grubundan Irak, Yeni Zelanda ve Güney Afrika gibi takımları yenerek buraya gelirken Brezilya, İspanya'yı eleyen Amerika, İtalya'yı mağlup eden Mısır'ı ve İtalya'yı devirmesini bildi...

Bu geceki maça yönelik en büyük övgüler elbette Bob Bradley'e gidecek. 35 maçtır mağlup edilemeyen ve 15 maçtır beraberlik bile tatmayan İspanya'nın nasıl mağlup edileceğinin şifresini ortaya koydu. Dünya üzerinde Messi ve Cristiano Ronaldo da dahil olmak üzere hiçbir futbolcu durdurulamaz değil. Aynı şekilde, şu an "en iyi" olarak gösterilen Barcelona ve İspanya Milli Takımı da... Şampiyonlar Ligi Yarı Finali'nde Guus Hiddink ve Chelsea takımı, Barcelona'ya tüm sezon yaptıklarının hiçbirini yapmasına imkan vermedi Camp Nou ve Stamford Bridge'de. Dakikalar 91'i gösterirken, Barcelona teknik direktörü Pep Guardiola, Guus Hiddink'in yanına gelip sırtını sıvazlamış ve bir nevi Roma'daki finale aldıkları bilet için, onu ve takımını tebrik etmişti. Hikayenin geri kalanını biliyorsunuz... Bugünkü İspanya-ABD maçı, o günkü Chelsea-Barcelona maçından biraz daha farklıydı. O günkü Chelsea, neredeyse gol için fırsat dahi vermemişti Barcelona'ya, ama birileri istemişti Barcelona'nın o golü atmasını. Bu gece, bundan farklı olarak sayısız fırsat yakaladı İspanya -sayısız fırsat yakalamaya çok yaklaştı da denilebilir aslına bakılırsa-. Her ne kadar doğru taktik hamleleri yapmış olsanız ve doğru bir 11, doğru bir diziliş tercih etmişseniz de, elinizde genç ve takım olgusunu tam olarak kavrayamamış futbolcu yığını mevcut.

Anlatmak istediğim şu: Belki Chelsea'nin Barcelona'ya karşı koyması, Barcelona'ya istediklerini yaptırmaması için Guus Hiddink'in futbol aklı yetebilir. Lakin, Amerika'nın İspanya'ya karşı koyabilmesi için, olağanüstü bir mücadeleye, karşısındaki "yenilmez" İspanya'nın "çok güçlü ama asla yenilmez değil" kimliğine bürünmesine ve açıkçası biraz da şansa ihtiyacı vardı. Amerika Milli Takımı'nın kondisyoneri her kimse tebrik ederim kendisini bu denli bitmek tükenmeyen bir takım yarattığı için. Ama, bu bitmek tükenmek bilmeyen enerjiyi sadece iyi bir kondisyonerle açıklamak mümkün değil. Özellikle, savunma kurgusunda müthiş bir organizasyon, harika bir yardımlaşma vardı Amerikalılar'da. Savunmadaki dörtlüde görev yapan Jonathan Spector ve Oguchi Onyewu'nun performanslarını yetenekleri ve kişisel becerileriyle açıklayabiliriz belki, ancak 29 yaşındaki Jay DeMerit'in bugünkü muhteşem performansını neyle açıklayabiliriz? Kariyerinde herhangi bir önemli takımda bulunmamış ve şu yaşına kadar Milli Takım'da ancak 15 defa şans bulabilmiş Jay DeMerit, bugün savunmanın en sağlam dayanağıydı Onyewu ile birlikte. Bu mükemmel savunma anlayışının aynısı İran Milli Takımı için de geçerli sayılabilir. İran'ın bu kupada bolca övgü toplayan dört defans oyuncusu ayrı ayrı takımlara dağıtılsa ve oralardaki bireysel performansları incelense? Eminim ki, bundan daha iyisi olmayacak...

87. dakikada direk kırmızı kartla oyun dışı kaldı teknik direktör Bob Bradley'nin oğlu ve saha içinde Amerika'nın Landon Donovan ile birlikte iki komutanından biri olan Michael Bradley. Son derece haksız bir karardı bana göre. Her şeyi bir kenarı bırakıyorum, rakibine önden, rakibi topla oynarken kayan bir oyuncunun, rakibinin topu ayağından çıkarmasıyla, rakibinin ayağına girmesi kırmızı kartı -üstelik direk- hak ettiren bir cinsten hareket midir? Amerika'nın bu turnuvada geride kalan 3 maçta gördüğü 2 kırmızı kart, belki hakemlerin gözünde kötü bir imaj bırakmış olabilir; ama bu asla önyargıya sebep olmamalı. Dünya'daki en nefret edilecesi şeylerden biri olan önyargı, futbolda, özellikle hakemlere bulaşmamalı. Zira, bu önyargının ne gibi sonuçlara sebep açabildiğini, ülkemizdeki Marcio (Mert) Nobre ve Cassio Lincoln örneklerinde çok net bir biçimde gördük biz. En azından, ülkemizin dışına taşmasın istiyoruz... Çok mu şey istiyoruz?..

31 Mayıs 2009 Pazar

Şampiyonlar Ligi 2009/2010

Seneye Şampiyonlar Ligi Grupları'nda mücadele edecek 32 takımdan 22'si belli.

Manchester United
Liverpool
Chelsea
Barcelona
Real Madrid
Sevilla
Internazionale
Juventus
AC Milan
Bordeaux
Marseille
Wolfsburg
Bayern Munich
Rubin Kazan
CSKA Moscow
Unirea Urziceni
Porto
AZ Alkmaar
Glasgow Rangers
Beşiktaş
Dynamo Kyiv
Standard Liege

Diğer gelecek 10 takım da ön eleme maçları sonrası belirlenecek. Ön eleme sisteminde bu sene bazı değişikliklere gidildi, onlara da bir açıklık getireyim.

İlk ön eleme turunda mücadele edecek 4 takım bulunuyor. Bu takımlar; Mogren (Karadağ Şampiyonu), UE Sant Julia (Andorra Şampiyonu), Hibernians (Malta Şampiyonu), Tre Fiori (San Marino Şampiyonu). Karadağ ve Andorra takımları seribaşı bu turda. Malta ve San Marino takımlarıyla eşleşecekler yani.

Buradan çıkacak 2 takım, 2. ön elemede bulunan 32 takıma katılacak ve 2. ön elemede takım sayısı 34'e tamamlanacak. İlk ön elemeden gelecek 2 takım dışındaki 32 takımın listesi:

Copenhagen
Levski Sofia
Partizan
Maccabi Haifa
Dinamo Zagreb
Wisla Krakow
BATE Borisov
Red Bull Salzburg
Kalmar FF
APOEL
Stabaek
Slovan Bratislava
Ventspils
Maribor
FH Hafnarfjördur
Inter Turku
Ekranas
Bohemians
Zrinjski
Debrecen
Sheriff Tiraspol
WIT Georgia
Makedonija Gjorce Petrov
Baku
Levadia
Tirana
Aktobe
Pyunik Yerevan
Rhyl
Glentoran
EB/Streymur
F91 Dudelange

Bu 34 takım birbirine kıracak ve takım sayısı 17'ye düşecek. Daha sonra bu 17 takıma, şu 3 takım eklenecek: Olympiacos, Slavia Prague, Zurich.

Toplamda 20 takıma ulaşılacak. Bu 20 takım önce 10'a, sonra 5'e inecek ve o 5 takım, Şampiyonlar Ligi Grupları'nda mücadele etmeye hak kazanacak. UEFA'nın sistemi değiştirmesinin en büyük sebebi, futbolda oldukça geride kalmış çok zayıf ülkelere az da olsa şans tanımak. Yıllardan beri süre gelen sistemle, bu takımların şansı yok denecek kadar azdı. Şimdi; Olympiacos, Slavia Prague ve Zurich gibi favorilerin hiç takılmadan 3'te 3 yaparak gruplara kalacağına hesap etsek bile, diğer küçük ülkelerden 2 underdog takım gruplara kalabilecek en kötü ihtimalle.

Geriye kalıyor 5 takım böylelikle.

Seeded: Shaktar Donetsk, Sporting Lizbon, Celtic, Anderlecht, Panathinaikos.
Unseeded: Sparta Prague, Dinamo Bucureşti, Twente, Dynamo Moscow, Sivasspor.

Görüldüğü üzere, Sivasspor oynayacağı ilk ön elemede seri başı olamayacak. Muhtemel rakipleri; Shaktar, Sporting, Celtic, Anderlecht ve Panathinaikos. Buradan sıyrılacak 5 takım, şu 5 takımla eşleşecek:

Arsenal, Fiorentina, Stuttgart, Olympique Lyon, Atletico Madrid.

Yani, ufak çaplı (belki de büyük çaplı) bir mucize lazım Sivasspor'un gruplara kalabilmesi için. İlk turda dahi işleri çok zor olacak. Elendikleri takdirde Avrupa Ligi'ne atlayacaklar ve orada mücadeleye Play-off turundan başlayacaklar. Yanılmıyorsam, orada da seribaşı olamayacaklar...

17 Mayıs 2009 Pazar

Bir Kez Daha...

Manchester United dün Old Trafford'da oynanan maçta Arsenal'le 0-0 berabere kaldı ve Premier Lig'deki 11. şampiyonluğunu ilan etti. Tüm lig tarihini işin içine katarsak 18. şampiyonluk demek bu. Ayrıca Ferguson'un 1998-99, 1999-00, 2000-01'de art arda kazandığı şampiyonluklardan sonra ikinci kez art arda üç şampiyonluk kazanışı bu. Manchester United 1996-97 ve 1997-98 sezonlarında da şampiyon olmuştu ve eğer aradaki 1997-98'i kaptırmasaydılar, 6 yıl üst üste şampiyonluk gibi, inanılması güç bir şeye imzalarını atacaklardı. Kazanılan 18. şampiyonluğun anlamı çok büyük zira ezeli rakipleri Liverpool ile şampiyonluk sayılarını eşitlediler. Ve herkes bilir ki, Ferguson'un en büyük hedefidir Liverpool'u şampiyonluk sayısında geçmek. Görevi ne zaman bırakacaksınız sorularına da hep "Liverpool'u geçince..." şeklinde cevap vermiştir. 17 yıllık Premier Lig tarihinde 11 şampiyonluklarının olması, son dönemlerin en dominant takımı olduklarının göstergesi. Dolayısıyla Liverpool'u geçmek çok da zor gözükmüyor onlar adına. Lakin bu sene ilk kez bu kadar şampiyonluğa yakın olan Liverpool'un seneye daha iyi mücadele edeceği ve bizleri daha dişe diş bir şampiyonluk mücadelesinin beklediği kesin. Sonuçta, işin ucunda "en çok şampiyon olan takım" ünvanı duruyor...

Ferguson'un maçın sonlarında ne kadar heyecanlı olduğu anlaşılabiliyordu televizyon ekranlarından. Kendisi de "tarihteki en uzun 90 dakika" olarak tanımlamış dünkü maçı. 19. şampiyonluğun önemini de açıkça vurgulamış, çok istiyor belli. Premier Lig kurulduğundan beri forma giyen tek oyuncu olma özelliğini taşıyan Giggs'in de 11. şampiyonluğu oldu bu Manchester United'la birlikte. İşin ilginç yanı, Manchester bu şampiyonlukların yalnızca 2'sini Old Trafford'da kutlayabildi. Düne kadar kazandıkları 10 şampiyonluktan yalnızca 1'ini Old Trafford'da, taraftarları önünde kesinleştirebilmişlerdi...

Cristiano Ronaldo kalacak mı gidecek mi tartışmaları arasında ligde 18, toplamda 26 golle tamamladı yine sezonu. 3 sezondan beri Manchester United'ın en golcü oyuncusu konumunda. 2006-07'de 23, 2007-08'de 42 gol atmıştı Portekizli. Son 3 sezonda attığı toplam gol sayısı 91. Böyle bir futbolcunun teknik direktörüyle yaşadığı münakaşalarda daha baskın olan taraf olmasını beklersiniz değil mi? Ama bu takımda işler öyle değil. Manchester halkı ikilinin yaşadığı tartışmada bu efsanenin yaratıcısı olan Ferguson'un yanında durdu net bir şekilde ve doğru olanı da yaptıkları kesin...

Gündem Eurovision, o yüzden oradan bir örnek vermekte sakınca görmüyorum. Her yıl Eurovision'da istisnasız bir şekilde sunucu Bülend Özveren, "1975'te Semiha Yankı ile başlayan yolculuk..." tadında bir giriş yapar, arkasını artık kılıfına göre uydurur. Alex Ferguson da muhtemelen bundan 15-20 yıl sonra aynı şekilde hatırlanacak. "Ferguson'un 1990'ların başında Schmeichel, Irwin, Cantona'larla başladığı yolculuk; Yorke, Cole, Beckham'larla; Ruud, Roy, Ferdinand'larla; Cristiano, Wayne, Vidic'lerle........".....

Şaaampiyon!!!

8 Mayıs 2009 Cuma

5 Mayıs 2009 Salı

Marsilya'da Deschamps Dönemi

Bilirsiniz gerek medya, gerek kamuoyu tarafından herhangi bir sportif başarısızlıkta ilk suçlanan genellikle teknik direktör, sonra da yönetimdir. Teknik direktörün eleştirilmesini çok fazla onaylamam genel olarak, hatayı yönetimde ararım, hatanın kaynağı yönetimdir sonuçta.

Bu sezon da bizim Galatasaray yönetimini baya bir eleştirmiştik doğrusu ama saolsun Marsilya yönetimi şükrettirdi bizim yönetime. Bildiğiniz gibi Marsilya, 7 senedir süregelen Lyon şampiyonluklarına son vermeye çalışıyor ve ligin bitmesine 4 hafta kala Bordeaux'yla birlikte bunu başaracak iki ekipten biri. Teknik direktör de malumunuz bizim eskilerden Eric Gerets. 17 sene sonra da şampiyonluğu almaya ilk kez bu kadar yaklaştılar sanırım. Yani genel olarak herşey olumlu.

Gerets'in takımdan ayrılacağını açıklamasından sonra, Ribery vak'asından bu yana ayar olduğum Diouf yönetimi sağlam bir skandala imza atarak Deschamp'la anlaştıklarını açıkladılar. Şampiyonluğa giden bir takımda, bunu yapmak düpedüz intihardır müdür. Bunun sana göresi,bana göresi yok. Gerets, dolayısıyla oyuncular da etkilenecektirler bu durumdan şüphesiz ki. Belli de ettiler zaten etkilendiklerini Toulouse maçında.

Yalnız Deschamp iyi seçim gelecek 2 sezon için. Sonuçta Monaco'yu Şampiyonlar Liginde finale kadar taşımış, Juve'yi de yeniden Serie A'ya çıkartmıştı. Burada da başarılı olur kanımca.

4 Mayıs 2009 Pazartesi

Liverpool 3-0 Newcastle United

Liverpool, Premier League'de bitime 3 hafta kala takibi sürdürmeye devam ediyor. 2 hafta önce Anfield Road'daki 4-4'lük beraberlik ağır bir darbe vurdu Kırmızılar'a ama son 1-2 aylık döneme bir bütün olarak bakarsak formlarının zirvesindeler. 27. haftada alınan 2-0'lık Middlesborough mağlubiyetinden sonra; Real Madrid, Manchester United ve Aston Villa'ya 10 gün içerisinde 13 gol geyiği... Bu maç da dahil olmak üzere devam eden 5 haftada toplanan 10 puan. Normal şartlar altında gayet tatmin edici olmalı ama Liverpool'un içerisinde bulunduğu durum sebebiyle yeterli değil.

Liverpool: Reina, Arbeloa, Carragher, Agger, Aurelio, Alonso (Lucas 80), Mascherano (Ngog 89), Benayoun, Gerrard, Riera (Babel 63), Kuyt.
Subs Not Used: Cavalieri, Dossena, El Zhar, Skrtel.
Newcastle:
Harper, Beye, Coloccini, Bassong, Duff, Smith, Butt, Martins (Owen 80), Barton, Lovenkrands (Gutierrez 46), Viduka (Nolan 80).
Subs Not Used: Krul, Guthrie, Edgar, Carroll.

Bu 5 haftalık süreçte gelen 4 galibiyetin 3'ünde maçı domine eden, rakibi boğan bir Liverpool vardı sahada. Deplasmandaki 1-0'lık Fulham galibiyetini bir yana koyalım, -ki o karşılaşmada da gol son dakikada gelmesine rağmen özellikle ilk yarıda çok güçlü bir dominasyon söz konusuydu Liverpool adına,- 4-0'lık Blackburn galibiyeti, izleyemediğim ama okuduklarımdan anladığım kadarıyla 3-1'lik Hull City galibiyeti ve son olarak da 3-0'lık Newcastle United maçı bu görüntünün oluştuğu maçlardı. Elbette aradaki Arsenal maçı içinde de bu durumun geçerli olduğu zaman dilimleri oldu ama o maçı apayrı bir kategoride değerlendirmek gerekiyor.

Dossena kötü maçlar çıkardıktan sonra yerini Aurelio'ya kaptırdı. Bu sezon ilk 11'de görmeye alıştığımız isimlerden Skrtel de yedek kulübesindeydi, Agger'in yerine. Ortadaki harika üçlüde Gerard'ın sakatlığı sırasında şans bulan Lucas, onun dönüşüyle birlikte yine kesik yedi. Mascherano-Alonso-Gerard üçlüsünden oluştu o bölge her zamanki gibi. Hatta maç içinde Alonso, Gerard ve Mascherano'nun bir üçlü oluşturmasından ziyade, Gerard'ın daha önde oynadığını ve Liverpool'un 4-2-3-1 gibi bir yapıya büründüğünü gördük. Keane'in ayrılışı, Ngog'un yetersizliği derken, Torres'in de yokluğu sonrası ileride geçtiğimiz sezonlarda ve bu sezonda daha farklı bölgelerde değerlendirilen Kuyt şans buldu. Benitez, onu Liverpool'da çok iyi bir iç kanat oyuncusuna evirmişti ama bu, ortada bazı zorunluluklar olunca belirli kalıpların dışına çıkılmayacağı anlamına gelmiyor tabii. Zaten onun arkasındaki Gerard, Riera ve Benayoun normalden daha fazla yığıldılar rakip sahanın ilerilerine baskı oluşturabilmek için. Özellikle Benayoun ve Gerard'ın sık sık içe doğru girdiğini gördük, ki ilk golde Benayoun'un bulunduğu konum bunun en güzel ispatı. Ceza sahasının sağ çarprazından Kuyt topu arka direğe gönderirken, Benayoun bir anda orada bitiveriyor. Goldeki ofsayt pozisyonu tartışılır ama maçın öyle bir genel görüntüsü vardı ki, izleyene rahatlıkla o dakikada olmasa, başka bir dakikada elbet Liverpool golü bulacak dedirttiriyordu. Özetle, Blackburn maçındaki dominasyonun bir tekrarını izlediğimi hissettim Newcastle maçında.

Alan Shearer'ın gelişi çare olmadı Newcastle semalarına. Görevdeki 5. maçında 4. mağlubiyeti oldu bu maç. Galibiyeti ise henüz yok. Tek puanı geçen hafta 0-0'lık Porstmouth maçı sonrasında gelmişti, ki yapılan hesap kitaplara göre o alınan 1 puan da hayal kırıklığıydı. Shearer çıktığı 5 maçın 3'ünde Chelsea, Tottenham ve Liverpool gibi ligin sağlam ekipleriyle karşılaştı ama ondan bu maçlarda çok şey çıkarması beklenmiyordu zaten. Newcastle kalan fikstürüne bakıp hedef maçlar seçmişti kendisine ligde kalmak için. Bunlardan ikisi de Sunderland ve Portsmouth maçları olmalıydı. Sonuç: Sunderland'den 0, Portsmouth'tan 1 puan. Her galibiyette 1 milyon pound'u cebine indirecek olan Shearer için vakit azalmaya başladı. Ama hala son bir şansları daha olabilir. İki hafta üst üste St. James Park'ta oynayacaklar. Önce, küme düşmemek için geçmeleri gereken 2 takımdan biri olan Middlesborough ile, sonra da ligin ortalarındaki Fulham'la. 6 puan çıkarmaları şart, zira son hafta Aston Villa deplasmanındalar. Diğer rakipleri olan Hull City, bu akşam Aston Villa deplasmanına çıkacak. Onların da bu maçtan sonra önlerinde hedef maçları olan Stoke City ve Bolton maçları var. İşlerini son haftaya bırakırlarsa onları kötü bir sürpriz bekliyor olacak: Manchester United.

Yukarıda bahsetmiştik Benayoun'un çabasından ve Newcastle savunmasını ne kadar zorladığından. Şuradaki chalkboard'larla da destekleyelim yazdıklarımızı. Benayoun'un pas grafiğinin altında Riera'nınki de var ki, o da son derece değerli işler yaptı maç içinde. Liverpool'un özellikle 4-0'lık Real Madrid maçından sonra yoğunlaşan ve Aston Villa, Blackburn, Newcastle maçlarıyla tavan yapan bir iç saha performansı var ama ne kadar yeterli olacak? 2 mağlubiyetle ligin en az mağlubiyet alan takımı Liverpool. Farkı yaratan özellik, beraberlik hanesinde yazan 11 rakamı. Stoke City, Hull City, Manchester City gibi takımlara Anfield Road'da ikişer ikişer dağıtılan puanlar, deplasmandaki Middlesborough kayıpları sezon sonu sorgulanabilir. Şu anda da sorgulanıyor gerçi ama sezon zirvede bitirilemezse eğer - zor gözüküyor - daha da fazla sorgulanacak bunlar.

Kalan fikstürde West Ham United ve West Bromwich Albion deplasmanlarıyla birlikte Anfield Road'daki Tottenham Hotspur maçları var. 9 puan çıkarılması muhtemel, ama işin bir de öteki tarafı var. Manchester United'la aradaki puan farkı 3 ve Sir'in öğrencilerinin bir maçı eksik. Bu hafta arasında Emirates'te Arsenal ile oynadıktan sonra, hafta sonu evlerinde Manchester City'i ağırlayacaklar, ondan sonraki hafta arasında o eksik kalan maçlarını oynayacaklar Wigan deplasmanına giderek. Kapanışı da Arsenal ve Hull City maçlarıyla yapacaklar. Öncelikle, hafta arasında Emirates'ten nasıl bir hal ve sonuçla çıkacakları önemli. Lig maçlarını da etkileyebilir o maçtan çıkacaklar zira. Ama o maç bir kenarı koyulup bakıldığında, çok zor bir fikstürü olmadığı söylenebilir United'ın. Manchester City ve Wigan maçlarında kayıp yaşamalarının oldukça zor olduğunu düşünüyorum. 37. hafta Old Trafford'daki Arsenal maçı hakkında öngörülerde bulunmak için Şampiyonlar Ligi'ndeki çarpışma beklenmeli derim. Son hafta Hull City için kritik bir hafta olabilir ama unutulmamalı ki, eğer o hafta Manchester United için de kritik olursa işler United'dan çok Hull City için zorlaşacaktır...

28 Nisan 2009 Salı

Barcelona - Chelsea

Sabah uyumadan fotoğrafları vermiştik, şimdi de küçük bir inceleme yazısı yazayım dedim.

İncelemeye geçmeden iki takımın çeyrek final performanslarına bakarsak; Barça, Bayern Münich'i zorlanmadan geçmişti. Aslında Barcelona'nın tur atlamasını sürpriz olarak değerlendirmek yanlış ama bu kadar kolay, bu kadar eze eze turu geçmelerini beklemiyorduk blog olarak. Chelsea ile Liverpool arasındaki eşleşmede ise bizler bu senenin en iyi 2 maçını seyretme şansı bulduk. Özellikle Liverpool, 3-2'den iyi geri dönmesine rağmen salak spikerin "Bay bay Liverpool" demesine engel olamadı. Neyse doluyum bu konuda, biz kendi yarı finalimize geçelim. Öncelikle favorim Barcelona'dır. Her ne kadar Xavi son söz Bridge'de söylenecek dese de, Barcelona 2-3 fark yapmaya çalışacaktır. Zaten Pep'in de gelmesinden sonra iyice hücumu düşünen takım oldular. Chelsea ise Drogba'yla, Barcelona'nın en zayıf mevkiisi olan defansına karşı ataklar ve duran toplarla etkili olmaya çalışacak. İki takımın da birbirlerine karşı kullanabilecekleri çok önemli kozları yok. Barcelona'nın Messi'si dışında tabii ki. Bu durumla ilgili olarak Bosingwa "Messi is a big star world wide but it is possible to stop him - with patience and calm. You need to keep him under pressure. I have experience playing with Porto and Portugal against big players and now with Chelsea. I do not fear the Argentine." demiş. Üstünlük deyince Chelsea'nin duran toplardaki fizik avantajını da pas geçmemek lazım.

Favorim Barcelona demiştim, kalbim de Barça'dan yana.

27 Nisan 2009 Pazartesi

UEFA Champions League Semi Final: Barcelona-Chelsea

28 Nisan Salı

Saat: 21.45


İnceleme de uyanınca artık.

Galatasaray - Nasıl oldu bu iş? Part 1/2

İsterseniz bu sezona geçmeden önce bir önceki sezon gelen mucizevi şampiyonluk hakkında birkaç birşey söyleyelim. Bildiğiniz gibi Karl Heinz-Feldkamp hocamız bizi son 6 hafta yanlız bırakarak -ki şimdide söyleyeyim, Kalli'nin kovulduğuna inanmak istemiyorum- takımı Cevat "Benitez" Güler'e emanet etmişti. Hatta bu durum sonrasında eski Fenerbahce baskanlarından Ali Sen, Galatasaray'ın şampiyonluk şansının olmadığını açık açık deklare etmişti, ki sanırım onun gibi düşünen birçok insan vardı o zamanlar. Ancak biz herkesi yanıltarak ve inanılmaz takım kenetlenmesi yaşayarak (son iki şampiyonuğumuzda hep en ön plandadır) şampiyonluğu almıştık ve bu şampiyonluk en azından beni gelecek sezon adına çok umutlu kılmıştı.

Transferler ve Skibbe

Gelen şampiyonluğun ardından artık takımda eksik görülen yerlere transferler yapılması şarttı. Tabii eksiklik deyince, efendim malumunuz en önemli eksiğimiz her ne kadar çok başarılı bir performans gösterse de, Cevat Hoca'nın yerini alacak olan teknik direktördü. Yönetim her zamanki gibi yine kendilerine Galatasaray'a gelmek istediklerini söyleyen birkaç teknik direktör arasından, UEFA 2.Turu'nda Galatasaray'a 5 çekmekden başka bir başarısı bulunmayan, nispeten tecrübesiz çok muhterem Michael Skibbe'yi göreve getirdi. Yanına da UEFA fatihlerinden Ümit Davala ve Edwin Boekamp'ı -çok uzun sürmeyecek bir görev için- seçti.

Sonsuza kadar?

Efendim, artık teknik kadro kurulmuş, taraftarlar transferleri bekliyordu. Daha transfer yasağının kalkmasından hemen sonra ayyuka çıkan yıldız transfer söylentileri doğrusu beni yeni bir Lukunku, yeni bir Pinto ihtimali üzerine düşündürüyordu ki Kewell transferi medyaya duyuruldu. Kewell, PES'te arkadaşlar arasında Rüzgarın oğlu diye bilinirdi ve bu haber bizleri gerçekten şaşırttı. Kewell'dan sonra EURO 2008'de az da olsa bize karşı da forma şansı bulan Stuttgart kaptanı Meira, İtalyan milli takımının 2. kalecisi De Santcis ve bize yakışan bir transfer hatasıyla (ne olursa olsun Steau maçından önce almalıydık) kadromuza kattığımız Milan Baros taraftarları gerçekten heyecanlandırdı ve kombine satışları artmaya başladı. Transferler gerçekten çok iyiydi ve benim de katıldığım "Yüzyılın Kadrosu" yakıştırması yapılıyordu. Eyvallah, yüzyılın kadrosuydu da takım ruhu var mıydı takımda?

Skibbe ve Şampiyonlar Ligi

Teknik kadro, transferler... Şimdi sırada 2 senedir ayrı kaldığımız, Avrupa'nın en önemli kupası olan Şampiyonlar Ligi'ne katılmak kaldı. Galatasaray ise uzun süre sonra 2.torbada ve Arsenal, Liverpool, Barcelona gibi ekiplerle karşılaşma ihtimaline sahip. Neyse ki şanslı bir kura çekerek 20 yıl önce o zaman ki adıyla Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası'nda da karşılaştığımız Steaua Bükreş'le eşleşiyoruz. Bükreş'in teknik direktörü ise o 20 sene önce mücadele ettiğimiz Bükreş'in forveti Lacatus. Skibbe ilk resmi maçına çıkıyor Galatasaray'la ve çıkarttığı kadroyla daha ilk maçta hissettiriyor ilk maçına çıktığını. Müdür, Galatasaray'ı tıpkı bir Amerikan Futbolu takımı gibi ikiye bölüyor ve Aykut, Emre Güngör, Servet, Emre Aşık, Hakan Balta, Meira, Mehmet Topal'dan oluşan savunma takımı ve Hasan Şaş, Arda, Lincoln, Nonda'dan oluşan hücum takımıyla maça çıkıyoruz. Savunma takımımız yaptığı taçtan gol yeme abukluğuna rağmen Nonda'nın attığı gollerle umutlarımızı az da olsa taşıyoruz. İkinci maçta ise bal yapmayan arı misali rakip sahada paslaşıyoruz. Sonrasında da ofsayttan gol yiyerek en önemli hedefimizden sapıyoruz. Artık Türkler olarak kendimizi avutuyoruz ve yeni bir yalan uyduruyoruz kendi kendimize.

"Kadıköy'de Final"...

26 Nisan 2009 Pazar